sinemsal.com

106 kişi kendisini tutuyor, 4 arkadaşı var.


şu an yaşadığı yer İstanbul. Sinem Sal olarak çalışıyor. www.sinemsal.com adlı bir sitesi var.

sinemsal panosu rss kaynağı

arkadaşları neler demiş?

Omzumda Vişne Çürükleri ve Amneziac Diş İzleri

Yatakta uzanıyorsun.Örümcek ağının narin yapısına çivilenmiş sivri sinekler gibi kıpırtısız ve "yensem de bitse" der gibi bir uzanış ve susuş hali.Tavanın her zaman pürüzlüydü.Beyaz aşağı doğru sarkıtları olan bu tavan üst kattaki komşuya göre tabandı.Demek ki aynı şey farklı yerlerden ve yaşantılardan bakıldığında ayrı amaçlar için kullanılıyordu.Senin ulaşamayacağının üzerinde bir ötesi ayak gezdirebiliyordu, koşabiliyordu hatta iki buçuk yaşındaki kız çocuğu bu tav/banın üstünde tepinebiliyordu.

Duş almak için banyoya geçiyorsun.Aynada beyaz bir yüz ve küçük kahverengi gözler karşılıyor seni.Yaklaşık 37 senedir aynı gözlere sahipsin.Üstelik onlardan sıkıldığında olmadı hiç, şaşıyorsun.Yine sabah erkenden çıkmış olmalı evden.Dolabın çekmeceleri açık bırakılmış belli ki beyaz gömleğini bulmakta güçlük çekmişti her zamanki gibi.Dolabı açıyorsun.İçin götürmüyor kalabalık bir kahvaltıyı.Kapatıyorsun ve bir kahve yapıyorsun kendine.O sırada kapı çalıyor.İki ekmek ve günlük gazeten...Nedense öteki gün bayatladı diye birini atacağın ekmeği tam on bir senedir sipariş ediyorsun ve on bir senedir her gün bir ekmeği ufalıyorsun balkon demirinin altına.Her ne kadar Nilgün'ün sözünü tutmaya çalışsan da, öyle ya "kuşlara iyi bakın" demişti intihar mektubunda, aslında sen biraz da bahane giydiriyorsun bayat ekmeklerine.Onlar senin iyiliğinden değil, kocanın eve erken gelme ihtimaline karşı alınmış karın toklukları.

Duş almak için banyoya giriyorsun.Omuzlarında vişne çürüğü izler...Tadı güzel midir ki?Ne garip değil mi, insan kendi tadını hiçbir zaman bilmiyor ve öğrenemeyecek.

İzmarit çiğneyen kaldırım taşları gibi,
Üstüne basılıyor saçlarımın.
Ben hiçbir zamanı yetiştiremedim
Koşuda düşen at bünyeme.
Ve korktuğumdan fırlattım sırtıma çökenlerimi,
Yorgunluğum hükümsüzdür.

Buz tutmuş karların altında eski sıcak giz değil mi oysa?
Çıkacaksa çim yeşili ortaya,
Ki bir gün bende düşeceksem bu yeşilin altına,
Gözümü alan beyaz her zaman beyaz mıdır sadece?
Cennet bile yedi katsa,
Kaçıncı katındayız dünyanın?
Zeminin manzarası buysa ,
Çatı katına gömün bedenimi öldüğüm vakit.

Tenler birer leke sevişirken gece vakitlerinde.
Cuma günlerinin mübarekliği tutuyor da
Günaha giriyor diğer altı gün,
Altısının da altı yatak,
Üstü bir at, bir kısrak.

Omzumda vişne çürükleri ezilmiş
bahar gecesinde,
Annem olsa reçel yapardı.
Ben dokunamadım bile.

Hayatı baş aşağı izlemeye kalkmış bir yarasa gibi gecenin orta yerinde kalıveriyorsun bir dalın altında.Dünya ters geliyor uçmaya başladığın her vakit.Seneler önce evleniyorsun his boşluğu kabarık bir adamla.Başarının yüksek, isteğinin yok olduğu bir meslekte en iyilerden biri oluyorsun.Çocuk doğurmayı çok istiyorsun, eşin istemiyor, o yüzden hep zayıf kalıyor göbek kısmın.Bir dağ gölü kasabasında uyanmayı diliyorsun; fakat yine beton evinde uyanıyorsun storlu perdelerden içeri sızan gün ışığıyla birlikte.

Sen hayatı baş aşağı izlemeye alışkın bir yarasa gibisin."Uçuyorum" dediğin an insanlara göre olağan, kendine göre ters hayatta havalandın.

Tutup iki omzundan hayatı sarsasın var, tam yakaladım diyorsun, insanlar gülmeye başlıyor, bu kadın paçasına yapışıp hayatın ne dileniyor diye.

Baktığın yere göre düz duran her şey nasıl da değişir görüyorsun.Duşunu aldın, evden çıkıyorsun, arabana biniyorsun, en sevdiğin şarkı çalıyor kulaklarında " La Alegria"... Üstelik senin "seni sevmenin günahını ödemek için yaşıyorum." diyebileceğin biri bile yok artık.Her şey alelade, her şey öylesine, biraz da öyle olması gerektiği için öyle işte.

Oturup ağlıyorsun, değiştirmek için ortalama belki de 30 senenin daha olduğu hayatı hala kabulleniyorsun diye.

Sinem Sal

sinemsal   09 Haziran 2008 21:09  

Ellerinin pisi tırnak aralarında yoğruluyor. Gün birikintisi tortuları kesiyor.

-Yalnızlık güzeldir değil mi?
-Hiç yoktan iyidir.
-Hiç, yoktan iyi mi?

Çekmecelerim boş benim, itmecelerim yara kabuğu tenimde.Annem kızıyor:

-Olur olmaz yerde ağlama demedim mi sana?
Sırtından akan terde boğulmuş birkaç kadın var. İzliyorum . Anneler sevişmezdi oysa, anneler doğurur.

Üstüne sidik kokulu parfümler bulaşmış bir kız çocuğuna portakal reçeli sürüyor annesi. Dallar ayrı düşüyor rüzgarında savurganlığın..

“Ok”uma “yaz”ması yok bu dillerin, “yok”uma “kış”la kendileri.

- Nedir bu bıçak böyle, duruyor beyninin orta yerinde?
- Çıkar çıkarabilirsen küflenmiş ekmekten paslı bıçağı.

Sessizliğini duyar gibiyim boğazımın. Gecenin orta yerinde sıkça yutkunuyor. Sabaha karşı bir vakit. Sabaha karşı çıkan asi bir vakit. En sevdiğim zamanlar , gecenin dördü olmalı. Uzaklarda bir yerde bir kadın ağlıyor olabilir bu vakit ya da “uyu”tucu enjekte ediyor kan yollarına bir adam.

-Niçin bu kadar yoruyorsun ruhunu? Hırpalanmayı kes artık!
-Dünyanın dibine kadar koşacağım.
-Dünya dipsiz hala anlayamadın mı?
-Uçurum dipsiz değil midir yukarıdan bakınca.
-Dibi olduğunu çarpınca anlarsın ancak.

Bir zarf çıkarıyorum sırt çantamın kurabiye kırıntılı gözünden. Ağzı bozuk kelimelerimi döktüğüm kağıtları şarap lekesiyle birlikte sıkıştırıyorum zarfın içine. Zarf beyaz diye kimseler beklemiyor içeriğinin kirini.

-Evren bunca ölüyü neresine sokuyor dersin?
-Aklımın kaçtığı yere.

Trabzanlarından kayarken bir merdivenin , düştük zamansızca boşluklarına basamakların.

-Basamadıklarının.

-Yalnız kalmak istiyorum.
-Beni sadece yazarken çağırıyorsun zaten.
-Sessiz ol, rahatça deliremiyorum bile senin yüzünden.

Oysa yalanı yazıyordum oturup her gece. İnsanların gösteri filmine yorumlar yağdırıyordum onlar uyurken yataklarında. Annem kızıyor kahve içmeme, bir de kendime sigara içmeyi öğrettim dün gece.
Boşluğundan insanlar sarkıtı akıyor çizdiğim fotoğrafların.
-Boşluk nedir? diyorum içimdeki lanet sese.
-Boşluk... Kendisini doldurmak için yerini değiştirdiğinin ardından yeniden açılan. Boşluk dolmaz oysa, en fazla yer değiştirir.

sinemsal   06 Mayıs 2008 19:10  

steril yara kabukları tenimin üstünde...

sinemsal   04 Mayıs 2008 00:21  

Siyah bir kedi atlıyor bir çatıdan bir ötekisine. Çamur sıçratıyor bir küçük kızın üstüne. Oysa yeni giysisini kahverengi lekesi olmadan oyun arkadaşlarına göstermek istiyordu. Ne tüyleri dik dik gezen kedi kıza çamur atmayı istiyordu ne kız lekelenmek ne de çamur ayrılmak istiyordu çukurundan.

O kız nefes almanın bile bilincinde değilken göbek bağı düşmüştü. Astral seyahat sırasında gerginleşen gümüş kordonlar gibiydi gerçekle düş arası bağları. Ağır gelen çekiyordu durmadan. Bu yüzden hayallerinin bir yanı sarkık kalıyordu.

Anlam veremiyordum maskelerin gözlerinin olmamasına.Mavi elbisemin kahverengi olduğu günden itibaren taktı annem maskeyi beyaz tenime. “Bu koruyacak seni” dedi. Bilmediği ve benim şimdilerde kavradığım bir gerçek vardı ki maskenin gözlerini dikmeyi unutmuştu annem. İnsanın kendisinin büzüşüp gizlendiği göz bebekleri ortadayken onlara giden ara yollar, yanaklarım, dudaklarım ve alnım maskede olsa çok bir şey fark etmiyordu sanırım. İsteyen kör edebiliyordu, isteyen önce elleriyle kapatıp sonra gösterebiliyordu paketlere sardığı güzellikleri.

Ve ben o günden beri korktum kendimden. Bir kedinin üstüme sıçrattığı çamurdan lekelendiğimi düşünen annemin koruma iç güdüsü korku dürtüsü oldu bende.”Dokunma, yanarsın “dedi dokunmadım. Steril steril yaşadım mavi elbiseli bedenim, maskelenmiş yüzümle. Bizler en çok annemizin fırça darbelerine maruz kalmış resimlerdik. Kendim olmaktan çıktığımı fark ettiğim anda aynalardan kaçmaya başladım. Çok sık karşılaşmak istmedim kendimin kendisiyle.

Yaralarımı tırnaklamamak için eldivenler taktı ellerime. Doğanın kanunu böyle bozduk biz. Kendi kendine yalanan hayvanlar iyileştirirken yaralarını, biz yalanladık zamana bırakıp iyileşme ihtimallerini.

Özgürlük anneme göre beyninde özgür olan ; fakat dışarı çıkma yasağı olan bir haktı. Düşünmeme engel belki ama susturmayı başardı, daha çok küçükken her ağladığımda ağzıma tıkılan sahte anne memesi gibi. Ve biz göğsüne asılı kaldık bizden önceki kitap karakterlerinin. Onlardan alıntı yapıp içtik, kendimizi sağıp dağıtmak yerine. Bu kolay geldi bizlere belki de , kim bilir? Kimse.

Hayatta en çok annem sevdi beni. Öyle sınırsız ve koşulsuz bir sevgi sundu ki hayatıma giren her insandan aynısını bekledim. Çünkü beynimize enjekte edilen sevgi tanımı buydu. Gözlerine sabun köpüğü kaçmış çocuklar gibi çaresiz kaldık aşklarımızın karşısında. Oysa sonsuz arınma duygusuyla bulaşmıştık kokusuna aşık olduğumuz ilişkilere.

Hepimiz alıştığımız yere kök salıyoruz. Yenilik korkutuyor çünkü. Bundandır doğum kanamaları. Ana rahmini tırnaklıyor tanımadığı dünyaya düşürülmeye çalışan her çocuk. İlk tepkisi ağlamak oluyor yabancı geldiği bu dünyaya. Sonra alışıyor evrene,savaş haberleri duymaya alışıyor, sevişmeyi öğreniyor bir adım atmayı öğrendiğinde alkışlanan bedeni,ama okimse iyi seviştiği için alkışlamıyor onu toplumun utanç ve ayıp tabusu sayılıp görmezden geliniyor bu yeteneği ve sonra yaşlanıyor. Ağlamak oluyor yalnız kaldığı ilk anlarda ilk tepkisi. Ardından ağlanıyor gidenlerin. Başı ve sonu aynı bir biyografi kalıyor ortada.

Doğumumuzda çizilen haritada koşup duruyoruz ömür boyu. Ve hayat tanıdığım en büyük sosyalist. Aynı sonu yazıyor herkese.

Anne, keşke o mavi elbisemle düştüğüm gün yardım etmeseydin kalkmama. Çocukken ağlamak daha kolay gelir. Bir oyun tutturup unutabiliyordun o zamanlar. Oysa şimdi zaten farkındasın oyunun kurucusu değil, oyuncusu olduğunun. Oysa ağlarken ciğerlerimin patlamasına izin vermeliydin, çoğalmamı sağlamak adına.
Anne, beni bir daha doğur!

Sinem Sal

sinemsal   04 Mayıs 2008 00:20  

Boşluk...Doldurmak için yerini değiştirdiğim şeyin ardından yeniden açılan...O halde boşluk doldurulmaz en fazla yer değiştirir.

sinemsal   03 Mayıs 2008 21:17  

boş-luk...
içimdeki mi kafamdaki mi
her ikisi de
hava boşluğu... balon olsaydım içim havayla dolu olsaydı uçardım
daha ağır bişeyler olmalı içimde beni buraya oturtan
yer çekimi amma da kuvvetli.
güçlülüğüm yanında bir hiç sanki.
balon olsaydım daha güçlü olurdum.

lallin   03 Mayıs 2008 23:40  

Hiçbir yere varmak istemeyen ellerim kalemi tutuyor saatlerce. Yağmurun çatıya dokunduğunda çıkardığı ses beni rahatsız ediyor. Bu gürültüde rahatça deliremiyorum bile.

Masam yatağımın hemen ilerisinde olmasına rağmen aradaki mesafe hep uzak geliyor bana. Yorulduğum zaman uzanmak istesem de uyuyup kalacağım diye denemiyorum bile bunu.

Beynimde adamlar tepiniyor yerli yersiz.Kanamalara yol açıyorlar ve ben hala ilk gidenlerimin tümörünü yalıyorum iyileştirmek adına. BuLaşıyor...Beynimde kadınlar ağlıyor.Sızıntı ve nem yapıyor gözyaşları yüzüme. İnsanlar bundan yorgunluğumu anlıyor.
"Solgunsun bugün" diyorlar.

Hala ölüm sonrası yaşayacaklarına inanıyor bencil insanlar.Bense kısır vakte kelime doğurmaya çalışan bir acze beyni dürtülüyorum tüm gün. Her gece vakti beynimin boğazına bir tahta çubuk sokup kusturmaya çalışıyorum tüm gün yedirdiklerimi.Hiçliği kusuyor,bir olmayı ve olamamayı,var olmayı ve yok olmayı,kini,sevgiyi ,aşkı ve nefreti kusuyor beynim. Bir de tümünün sonuna imza atıyorum. Tüm hakkı hayatta saklı olan deneyimlerimin hakkını yine hayata devrediyorum. Bir dünya kusuyor beynim.Bir dünya boşaltıyor beyaz kağıdın üstüne.

Pencereme gelen kuşlar esrar kokusu çekiyor havadan. Saçlarıma ucuz bir sigara kokusu sinmiş.Boğuluyorum nefesinden saç derimin.

Kirpiklerim olur olmaz yerde öpüşmek istiyor.Durağı kaçırma ihtimalime rağmen kapatıyorum gözlerimi.

Damarlarım çatlıyor ve buna aldırış bile etmiyorum.

Ben kimseleri sevememişken,kendimle bile geçinemezken zordu hayata karşı durabilmem. Tek başıma değildim oysa. Kendimi saldım dünyaya. Gördükleri delirtti,duydukları gördüklerini beynine hapsetti. Sinir hücrelerinin tımarhanesinde tedaviye aldım kendimi dün gece.

Eline her neyi aldıysa kıran bir yazar olarak yazmamaya karar verdi kendisi dün gece. Ben katibiyim kendi ideamın sadece.

Sinem Sal

sinemsal   24 Nisan 2008 20:17  

"Düz" en
Beynim ikiye bölünmüş yarım küre
Bedenim akmış ekvatorudur
Sinir hücrelerimin.

Anarşist aşklar aşındırdım tenlerde.
Düzen yok!
Yönetici yok!
Sınırı yok sevişmlerin,
Aitliği,sahipliği yok!

Yüzüm aynasıdır
İçimde yıktığım surların.

Vivaldi’nin unuttuğu
Beşinci mevsimde öldü adamlarım.

Ben,hiçbir sevgimi tohumlatmadım.

Erkenden boşalan sokaklara bakar gibi
Doğmamış düzen kurbanlarının
Hapishanedir yumurtalıklarım.

Sinem Sal

sinemsal   06 Nisan 2008 10:16  

Her şey yavaş yavaş çürüyor kendi içinde. Kopan dalının acısını kökünde hissedebiliyor dev gibi ağaçlar.

Elmalar dişlendiğinde değil de nokta kadar kurt tarafından delindiğinde acıyor.

Demir paslanıyor yerinde.Ufalanıyor dağ gibi kayalar.Küçük bir çocuğun tekmesiyle fırlatılıyor karşı kaldırıma.

Her şey herkes çürüyor kendi içinde.Önce aldığınız kitaplar sararıyor.Sonra en sevdiğiniz yazarların adı geçmiş antolojilere gömülüyor.

Tanrı'nın tükürük yarışında altıncı sırada kalmış dünya.Tapındığımız aydınlık,tapındığımız karanlık fobisi taşır sarı yerlerinde.Üstelik o da çürütüyor alacası koyu renklerimizi,üstümüzde.

Bir çürük sarı lekesi kalacak tüm şaşaalı yaşamlardan geriye.Hayat tanıdığım en büyük sosyalistti.Sonu bir bitiyor insanlığın.

Devriminin irtica olması beklenen yaşamlar sürüyoruz.Ama şimdiye dek kimse,hem de hiç kimse,başaramadı yıkmayı bu politikayı.

İnsanlar doğar,büyür ve çürür.

Sinem Sal

sinemsal   18 Mart 2008 01:59  

İçinde baş kaldıran bir metal kesiyor doğ(a)mayan çocuğumu.Paslanacak yakında,unutuluyor ıslanmış ana rahminde.

Örtülü kadınlar gibi günahsız bir bedenim var,günaha sürtünmemiş tensel kıpırdanmalarım.

Dünya bir ötekinin çöplüğü aslında.Nereden geldiği bilinmeyen bir yığın kokmuşluğun içinde nefes almanın eş anlamlısı yaşam.
Biz gözümüzü kapatırken,bir başkasının uykusunun bakirliği gitmiş oluyor yaşlanan gözlerine giremeyen düşle.

Avucuna dökülmüş küller gibi,estirdiğini çekiyorsun hayatın ,ciğerlerine.Olur olmaz yerde ağlıyorsun,olur olmaz yerde güldüğün gibi.Külleri sürüyorsun yüzüne.Renk vermesin diye hüzünbaz gülüşün...

Olur olmaz yerde düşüyor aklına aitsizliğin.Dünya sömürüsü bir göçlüğü taşıyorsun içinde.Yalın kalan kelimeler gibi ,üreyememiş kelimelerin üvey annesi oluyorsun öznesiz cümlelerde.

Akıp gidiyor bilinmezliğin.

Akıp
gidiyor...

Bir baş ağrısı saplanıyor kelimelerinin ortasına.
Yutkunuyorsun...

Gitmiyor.
Gizlice sevişen çocukların suçlu edalarında saklıyorsun sevdiğini ,suçmuş gibi.

O , hiç bilmeyecek bu kadar düşlendiğini.Ve düşlendiğinde bu kadar güzel olduğunu,hiç bilmeyecek.

Rahminde taşıdığı bir metal yarasını yalayan kadınlar gibiyim.Doğmadan aldırdım ihtimallerimi.Şimdi yarım kalmışlığın,belki de hiç başlamamışlığın ,yarasını onarıyorum.Bundandır suskunluğum ve öpmeyişim kelimelerini.Dudaklarım yarama gömüldü.

Sancısız doğum acı verirdi;ama acı çekmiyorsan bebeğin öldü demekti.Dinmiş bir ağrının yok oluşluğuna sızlanıyor yara kabuklarım.
Ben artık hiçbir yaramdan akıtamıyorum seni.Yalandım yalandım iyileştiremedim gerçeği.

Sinem Sal

sinemsal   23 Şubat 2008 16:20  

Kendini Terk Etme Sanatı

Hayata geldiğimizden beri kendimizi arayıp duruyoruz. Çok da güzel beceriyoruz kendimizi arama oyununu. Aşık oluyoruz. Olamadığımız her kişiyi, yapamadığımız her şeyi aşık olduğumuz kişiye yüklüyoruz.

Ezbere bildiğimiz kitap sayfalarından yeni sayfalar çıkarıyoruz. Konuşmalarımızın her birinde alıntılar yapıyoruz en sevdiğimiz yazarlardan. İnsanlar buradan anlıyor okuduğumuzu.

En ortalık yerde bir dilenciye para uzatıyoruz. Gözlerimizi doldura doldura bakıyoruz kirli avuç içlerine. İnsanlar buradan anlıyor iyimserliğimizi.

Herkesin sizden beklediği görevler sonucu oluşan yüzlerce kişiliğiniz oluyor. Annenize karşı,eşinize karşı, çocuklarınıza karşı, müşterilerinize karşı,babanıza karşı,öğrencilerinize karşı hep bir başka kişilik sunma durumunda kalıyorsunuz.

Yaşanan her olayda ve varılan her yolda kendinizle karşılaşıyorsunuz.Her birinde yeniden el sıkışıyorsunuz gölgenizle. Memnun olup olmadığınıza bir sonraki gün karar veriyor.

En yakın arkadaşlarınızın düğünlerine gidiyorsunuz. Nice doğum günleri kutluyorusunuz,yine nice dilekleri ile...

En yakın arkadaşlarınızın cenaze törenlerine katılıyorsunuz. Ağlıyorsunuz. Başınız sağ oluyor.Dostlarınızsa giderek azalıyor dünya üstünde.

Su vakit geçtikçe demiri paslatıyor. Dev gibi ağaçların içini çürütüyor yaprağında nokta kadar böcekler.Zaman akıp geçiyor.Akıp geçiyor tanıdığınız tüm yüzler.Ve siz yavaş yavaş terk ediyorsunuz sevdiklerinizi ve onlarda bulduğunuz kişiliklerinizi. Önce annenize,sonra babanıza...En yakın dostlarınıza bir veda şarkısı yazıyorunuz.Ve bir de kendinize.

Yavaş yavaş alışıyorsunuz uğurlamaya.Yavaş yavaş alışıyorsunuz kendinizle ayrılamaya. Yavaş yavaş... Yavaş yavaş tanışıyoruz kendimizle,yavaş yavaş terk ediyoruz kendimizi.

Biz insanlar iyi beceriyoruz terk etme sanatını. Hepimiz eserleriyiz kendimizin. İmzamız taklitidir bir öncekinin.

Sinem Sal

sinemsal   19 Şubat 2008 12:19  

Yaşamı nekadar biliyoruz ki kıyısında güneşlenirken geçmişin
Farkındamıdır acaba gözler bir sonraki güne başlarken bir önceki günü nasıl öldürdüğünün.
Peki hep aynımıdır her geçen gün farklı kimliklere bürünme çabalarıyla geçiren bi' karakter
Bi' müziği dinler,içinde hissedebildiği zaman,zamanın nasıl da hızlı akıp geçtiğini anlamazmı ki hissedemediğinde zaman akmaz olur,muslukları buz tutar zamanın.Akrep yelkovana rüşvet teklif etmişcesine ilerletmez onu da yelkovan kabul etmez kalmayı ve ilerler.
Ama sıratı geçmek isteyenlerin kefeninde cep olmazmı umut ve bunun için savaşmayı öğrenebilirmi insan.
Hep sormazmı zaten ve aramazmı soruların cevabını,farkındamıdır acaba nekadar soruya cevap okadar daha soru demek olduğunun...
Sadece derin off'lar gelir ardı ardına.
Aldanışları havada kalır aldatılır ahı varolur aldatışlar masum olur...
Ümidi çalmak..Ahı yanına varınca vah'ın şarkı yapmak ve dinledikçe ağlamak ister mi,Tanrı'nın gözüne bir kalemde çektiği geleceği...
kaç tabut gömülür ki yer altına ve kaç kişi gider habersiz uzaklara,kaç yalan yıkar güvenleri,kaç satır yazılır haber kitabına,kaç dua edilir Tanrı'ya.Kaç damla gözyaşı dökülür uğurda.kaç yarın beklenir...
Tasanın etrafında gezgin olduğunda insanlar kısacık molalarda tanımazlarmı acaba mutluluk denen kelimeyi.
Sınava tabii tutulan tabiat ananın evlatları Rab'bi tanıdımı ki,kimisi küfretmedimi Tanrı'ya.Parayla ölçmedi mi değeri...
Anlayamadı ama geçici bir dövme olduğunu şeklini Tanrı'nın çizdiğini aklına bile getiremedi ve topraklara gömüldüğünde kazma kürekle silineceğini unuttu...
Aslında anlamaktı zor olan ki kolaya kaçmaktı alınmak herşeye
Kimsesizdir ruh ki kimselerde kimsesizler ve hilesizdi her nefesler
İnsanoğlu çukura gömer arzularını tüm günahlarıyla,onura eder yanlızlar da garibe düşer...
Hayatın tozlu raflarında kaybolup gider...

elenizanor   22 Şubat 2008 08:35  

topluluklar

üyesi olduğum topluluklar | yöneticisi olduğum topluluklar
  1. sanat

    sanat

    1545 üyesi var. üyelik serbest.
  2. edebiyat

    edebiyat

    1475 üyesi var. üyelik serbest.
  3. yasak meyve

    yasak meyve

    943 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.
  4. led zeppelin

    led zeppelin

    234 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.
  5. Sylvia Plath

    Sylvia Plath

    139 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.
  6. charlesbukowski

    charlesbukowski

    77 üyesi var. üyelik serbest.
  7. gridergi

    gridergi

    45 üyesi var. üyelik serbest.
  8. maltepe üniversitesi

    maltepe üniversitesi

    4 üyesi var. üyelik serbest.



 
tuttum işlemi gizlidir. karşı tarafın haberi olmaz. tuttuğunuz kişileri bir arada görebilir, yaptıklarını takip edebilirsiniz.

ETİKETLERİ

ARKADAŞLARININ EKLEDİKLERİ